Bir Belge’nin Muhtevası


Bir Belge’nin Muhtevası

Fahri Maden
 

Bu belgeyi ilk elinize aldığınızda ve ilk satırlarını okuduğunuzda 1890’lı yıllarda Anadolu vilayetlerinde Rafızîliğin genişlediğinden şikayet ettiğini görürsünüz. Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Yazının sahibi Ahmed Şevki, memur olarak Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde bulunduğunu ve Rafıziliğin ne derece yayıldığını bizzat gözlemlediğini haber vermektedir. Pek çok köyün birkaç yıl önce ahalisi Sünni iken bugün Rafızi olmuşdur, demektedir. Ardından Rafıziliğin kötülüklerini saymaktadır.

 

Bizi asıl şaşırtan şey belgenin ikinci kısmıdır. Buradaki iddialar okunduğunda hiç kimsenin duyarsız veya tepkisiz kalmayacağı kanaatindeyim. Bu yüzden belgenin aslını ve günümüz harflerine çevirisini paylaşmak istedim. İkinci bölüm neden mi bahsediyor? Erzincan, Van, Erzurum, Bitlis taraflarında ismi Ermenice olan köyler bulunduğundan, Ermenilerin buna çok önem verdiğinden, hatta bazı isimleri daha kendi dillerine uydurmaya çalıştıklarından, bu tür “münasebetsiz” isimli kasaba ve köylerin isimlerinin değiştirilmesi isteğinden bahsediyor. Buyrun belgeye:  

 

Yer: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ, 23/25.

Tarih: 8 Cemaziyelevvel 1310/28 Kasım 1892.

 

 

 

Çâkerleri sâye-i merâhimvâye-i hazret-i padişâhîde yirmi senedir Anadolu vilâyet-i şâhânesinde ‘adliyye ve mülkiyye  me’mûriyetlerinde bulunuyorum oralarda evvel ve âhir Rafızîliğin ne derece terakkî ittiğini re’yü’l-‘ayn müşâhede itdim pek çok karyeler vardır ki birkaç sene evvel ahâlîsi tamamıyla Sünni olduğu hâlde bu gûn Râfızî olmuşdur bunların seyyid ta‘bîr idüb mahrem tanıdıkları eşhâs-ı müsâfire karye be karye dolaşarak bir tarafdan tevsî‘ dâ’ire-i dalâlet eyledikleri cihetle bir çâre-i ‘âciline bakılmak ehemm-i umûrdan görünüyor

 

Çünkü oralarda Râfızîlik yalnız ahkâm-ı diniyyede ki muhâlefetden ‘ibâret kalmayub bu tarîk-i bâtıla sâlık olanlar sinelere şiddetle husûmet ve ağyâra muhabbet iderek kâffe-i mu‘âmelâtta bunlarla hembezm-i vifâk ve muhâlefet oluyorlar ki bunun mazarrât-ı diniyyeden mâ‘adâ mehâzîr-i siyâsiyyesi muhtâc-ı ‘arz ve beyân değildir binâ’enaleyh tecârib-i ‘âcizânem üzerine hâsıl olan mülâhazât-ı fâsirânemce olbâbda ittihâzı lâzım gelen ba‘zı tedâbîre dâ’ir ma‘ârif nezâret-i celîlesine i‘tâ kılınan ‘arîzanın bir sûreti leffen takdîm kılınmışdır

 

Birde Erzincân sancağında ba‘zı kasıyye ve kurrânın esâmîsi hâlâ Ermenicedir Van Erzurum Bitlis taraflarında dahî ismi Ermenice köyler bulunduğu cümle-i müstahberâtdandır Ermeniler buna ziyâdece ehemmiyet virüb Ermeniceye müşâbi ma‘nâsız ba‘zı esâmîyi dahî tahrîfle lisânlarına uydurmağa çalışıyorlar Rusyaluların sonradan ba‘zı kasabât ve kurrânın evvel yoldaki esâmîsini tebdîle isti‘câl gösterdikleri cümle-i tahkîkâtdan olduğuna ve meâlik-i şâhânede dahî böyle münâsebetsiz isimli kasabât ve kurrânın esâmîsi tebdîl olunduğu mesbûk idüğüne nazaran mahâl-i mezkûrede ki kasabât ve kurrâ hakkında dahî ol vechile mu‘âmele icrâsı hâlinde sâye-i kadr-ı tevâbe-i hazret-i pâdişâhîde hiçbir mâni‘ ve mahzûr olamayacağını ve buda o gibi isimli kurrâ ve kasabâtın esâmîsini mübeyyin defterlerinin mahallerinden bi’l-celb münâsib isimlerin takılmasıyla mümkün olacağı i‘tikâdında isemde icrâ-yı îcâbı re’y-i ‘âliye mütevakkıfdır ol bâbda emr ve fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir fî 16 Kânûn-ı evvel sene 1308.

 

Çâker-i kemîneleri Ahmed Şevkî

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Osmanlı'nın Melamet Yüzü


Fahri Maden, “Osmanlı’nın Melamet Yüzü”, İnsanca Dergisi, Sayı 52, Temmuz-Ağustos 2009, s.16-18.

 

Osmanlı, fikri tasavvuftan çok gazi tasavvuf ideolojisi üzerine kurulmuştu. Devlete ismini veren Osman Gazi, gaza ruhu taşıyan Şeyh Edebali’nin örsünden geçmişti. Belki de tüm altı yüz yıllık tarihi boyunca meşayihe izzet ve hürmet bu gelenekten kaynaklanmıştı. Osmanlı padişahları uzun saltanatları boyunca mutasavvıflarla olan dirsek temaslarından geri durmadılar. Zaman zaman bir mürşide bende olmayı cümleden âlâ gördüler. Gelin görün ki bu uzun tarihi süreç sadece iyi ilişkilerle geçmedi. Özellikle devletin en ihtişamlı dediğimiz dönemlerinde başta Melamiler olmak üzere çeşitli tasavvufi hareketler takibata uğramaktan, idamlardan kendilerini kurtaramadılar. Osmanlı’nın Melamet yüzünün rengi hiç de ak değildir.

 

Yavuz Sultan Selim, Şam’da bulunan İbn Arabi’nin kabrini Mısır seferi sırasında ortaya çıkartmış, kabir ve çevresini imar ettirmişti. İnanç akideleri bakımından Vahdet-i Vücut ekolünden olan Melamilerin idamlarına kadar giden süreçte böyle bir hadise şaşırtıcıdır. Bir Osmanlı padişahı Vahdet-i Vücut ekolünü felsefe haline getiren bir fikir babasına ilgi duyarken, aynı düşünceleri dile getiren Melamileri cezalandırmaktan geri durmamıştır. Oysa Kanuni dönemi sunni tarikatlar açısından bir altın çağ olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak aynı dönemde ikisi Melamiye-Bayramiye’den biri Gülşeniye’den üç şeyhin devlet tarafından idam edildiği kesin olarak bilinmektedir. Bunlar Oğlan Şeyh İsmail Ma’şuki, Hamza Bali ve Muhyiddin Karamani’dir. Öyle anlaşılıyor ki idamların yanı sıra pek çok hapis, sürgün, tedip cezası da yaşanmıştır. Devletin olası bir muhalefet ve kalkışma tehdidine karşı kendini savunma psikolojisinin eseri olan bu tavrı, 17. Yüzyılda Niyazi Mısri’nin ömrünü sürgünlerde geçirmesine neden olmuştu. Aslında Osmanlı Devleti’nin mutasavvıfları bir tehdit olarak algılaması daha kuruluş döneminde Şeyh Bedrettin olayı yaşamasından kaynaklanmaktaydı. Osmanlı Devleti her ne kadar tasavvuf hareketlerine karşı dönem dönem büyük teveccüh ve destek verdiyse de her zaman iktidar olma endişesi gereği, denetim ve kontrolünden vazgeçmemiştir.

 

Yavuz döneminde yönetime karşı bir hareket şüphesiyle hapse yollanan ilk Melami zât Bünyamin Ayaşi’dir. İlk defa zındıklık suçuyla cezalandırılan bu zâtla ilgili Kanuni dönemine ait şu olay dikkate değerdir.  Kanuni’nin  Rodos seferinde  Rodos’un fethi bir türlü gerçekleşmemiştir. Bunun üzerine padişahın çuhadarı Melamiye-Bayramiye’den Bünyamin Ayaşi’nin nice zamandır Kütahya kalesinde hapiste yattığını, fethe bu yüzden müyesser olunamadığını söylemiş, Kanuni’de şeyhin serbest bırakılmasını emretmiş ve fetih gerçekleşmiştir.

 

Melamilerin Osmanlı tarihinde yüz yüze geldikleri bu acı akıbetleri nereden kaynaklanıyordu? Gerçekten bu zâtların dünya saltanatın da gönülleri var mıydı? İbrahim Gülşeni’nin göğsünü açarak “Padişahım bu tahtaya dönmüş sineden taht arzusu mümkün müdür?” sözü her şeyi açıklamaktadır. Ülkemizde ekonomik birikimin sağlanamamasında Melamilerin dünyaya rağbet etmemelerini gerekçe gösteren iktisatçılarımıza kulak verecek olursak, mesele daha anlaşılır olacaktır. O halde sorun Melamilerin dünya tahtına geçmek istemeleri değil bir takım “şathiye” sözleri, yöneticileri eleştirmeleri, halk nazarında sempati kazanmalarıydı. Sonuç olarak diyebiliriz ki Osmanlı yönetimi bu sıra dışı zâtları anlamamış, anladıysa da yanlış anlamıştır. Devlet bu zâtları cezalandırırken halkı teskin etmeyi, onları ortadan kaldırarak tepki gösteren halkı yatıştırmayı ve kendi yanına çekmeyi istemiştir. Oysa Sûufiler, özelilikle Rumeli’nin fethinde, İslam’ı yerli inanışlara ustaca yaklaştırmışlardı. Osmanlı’nın ekonomik ve sosyal yönden çalkantılı dönemlerinde halkın kurtarıcı beklemesi Melami şeyhlerinin popülaritesini artırmıştı. Halk onlara kurtarıcı, mehdi gözüyle bakıyordu. Osmanlı devlet adamlarını endişeye sevk eden en önemli âmil bu olsa gerek.

 

16. yüzyılda Osmanlı-Safevi mücadelesinde yaşananlar ve tüm 16. Yüzyıl boyunca Melamilere uygulanan muameleler zihinlerden hiç çıkmadı. Bugün dahi Aleviler-Bektaşiler için başta Yavuz dönemi ve II. Mahmut dönemi yaşananlar sıcaklığını korumaktadır ve kimlik inşasında etkili olmaktadır. Osmanlı merkezi yönetiminin hatası bu geniş tabanlı hareketlerin kullandıkları dini söylemleri, toplumsal değişimin ve bir takım rahatsızlıkların sonucu olarak değil kendi otoritesine ve bu otoritenin dayandığı inanç ve ideolojiye karşı çıkış olarak algılamasıdır. Melami mürşitleri yargılayan ve idamlarına ya da sürgünlerine karar veren ulemanın hatası bu zatların sözlerinin çarpıtılmış olmasını gözden kaçırmalarıdır. Gerçi onlar için yargılama da, bir ön koşul zaten baştan hedefleniyordu. O ön koşul da düzeni korumak içgüdüsüydü. Yani Osmanlı yöneticileri bu cinayetleri “dini korumak” için yaptıkların izlenimi veriyorlardı. Öyle olunca Melamilerin genel olarak sohbet ve sözlerinden çok, cımbızla alınan kelime ve cümlelerine göre infaz yapılmıştır. Osmanlı’nın bir dönem Melami yüzü budur. Devlet Melamilerin söylemlerini değerlendirirken kendi egemenliğine karşı tehdit boyutuyla ilgilendi. Oysa Melamilerin hareketlerini mahkûm ederken inanç noktasından hareket etti. 

 

İdam edilen bu zâtlara tasavvufi açıdan bakarsak, onların kabahati “sırrı ifşa etmeleri”ydi. Aynı Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi sır açığa çıkınca bu zâtların da bedenleri ortadan kalktı.

 

Peki ne yapılabilirdi? Günümüz dünyasından bakacak olursak insanları dünyadan soğutan Melamilikti. Osmanlı asırlarından bakacak olursak Melamiler devlete karşı başkaldırmışlardı ve dinin zahiri hükümlerine aykırı gibi görünen davranışları vardı. Tasavvuf yeni mi icat olunmuştu? Vahdet-i Vücut en az üç asırdır bu topraklarda mevcut değil miydi? Eğer devletin görevlileri kıskançlık, kin ve garazdan uzak sıhhatli bir araştırma yapmış olsalardı bu idamlar bilmem yaşanır mıydı? Oğlan Şeyh’in babası Melami Pîr Ali Aksarayi ile devrin padişahı Kanuni arasında geçen şu hadise konuyu açıklığa kavuşturmaktadır. Pîr Ali Aksarayi’nin mehdilik iddiasında bulunduğu dedikodusunun yayıldığı bir dönemde Kanuni İran seferi için hazırlık yapmaktadır. Kanuni, şeyhin mehdilik iddiası kulağına gelince sefere giderken yol üzerinde onunla görüşmeye karar verir. Ancak bu görüşme sırasında padişah şeyh hakkında ileri sürülen iddiaların bir iftiradan ibaret olduğunu görür. Bunun üzerine Kanuni, Pîr Ali Aksarayi’ye “Azizim sizi bize yanlış tanıtmışlar” demekten kendini alamaz.. Padişahın bu ifadesi üzerine Aksarayî, “Devletlü padişahım bu fakire isnad olunan nedir?” diye sormuş, o da “Mehdiyim diyormuşsun. Ayrıca ‘cennetin dört ırmağı bizdedir’ der imişsin” deyince şeyh, “Şevketlü padişahım, zâhirde şimdilik mehdi sizsiniz. Ayrıca cennetin dört ırmağı da cennete aittir. Bunlar Kevser suyu, beyaz süt, saf bal ve kırmızı şarap ırmaklarıdır… İnsan âlem-i şehâdet ve âlem-i melekûtun bir numunesi olduğu için, onda meydana gelen ilim, marifet, aşk ve hakikattan her biri bu ırmaklara teşbih olunmuştur.” Dedikten sonra “Birkaç baş sığır ve davarımız var, binaenaleyh bunların zâhirde olan misalleri dahi hânemizde mevcuttur” diyerek padişaha süt ve bal sunmuştur.

 

Kaynakça: A.Y.Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Milhidler (15-17. Yüzyıllar), İst. 2003; Reşat Öngören, Osmanlılar’da Tasavvuf, İst. 2000.

 


Yorum (yok) Yorum yaz!

Sözler


Okuduğum, beğendiğim, hafızamda taşımağa değer bulduğum bu güzel sözleri sizlerle paylaşmak istiyorum:



Kendi nefsini yenen insan, kuvvetli insandır. (Hz. Muhammed SAV)


Acı da olsa doğruyu söyleyiniz. (Hz. Muhammed  SAV)


Düşünen bir beynin yoksa, seven bir kalbin olsun. (Ahmet Ulukaya)


Bağışlayabildiğin kadar büyüksün. (Ahmet Ulukaya)


Çoğu kere insanları oldukları gibi değil de olduğumuz gibi görürüz. (Anais Nin)


İnsan sevincini uzatarak, üzüntüsünü kısaltarak anlatmalı. (Montaigne)


Arif olan, karşısındakinin kapasitesine göre konuşur. (Mevlana)


Bir insanın dış görünüşü, içinin aynasıdır. (Mevlana)


Sevdiğinin kusurlarını hoş görmeyen, onu yeterince sevmiyor demektir. (Goethe)


İnsanlardaki önyargıyı yok etmek, atomu parçalamaktan daha zordur. (Einstein)


Gül verenin elinde, gül kokusu kalır. (Çin Atasözü)


Aslında kötülük yapan kimse, kötülüğe uğrayandan daha talihsizdir. (Demokrit)


Ölmemek elimizde değil ki bizim. İyi yaşamamak beni tek korkutan. (Ömer Hayyam)


Bilgili ve olgun hiç bir insan duymadım ki, bir kusur bulacağım diye uğraşıp dursun. (Sâdi)


Dinim sevgi dinidir. Onun kervanına yöneldim. Sevgi dinidir dinim ve imanım. (Muhiddîn İbn Arabî)


İnsanlık, en yüce görevdir. (Albert Einstein)


Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu, uyanmaktır. (S.M. Power )


Bazen kalp, gözle görünmeyeni görür. (H.J. Brown )


Ya bir yol açın, ya bir yol bulun, ya da yoldan çekilin. (Ted Tumer)


Yalnız seni sevenleri sevmek sevgi değil, değiş tokuştur. (Cenap Şahabettin)


Her istediğini yapamıyorsan, yapabileceğin şeyleri iste. (
Terence)


Yüreğinde cehennem korkusu değil, Allah sevgisini taşıyan insanın erdemine inan. (Telleyrand)


Herkes aya benzer; kimseye gösteremediği karanlık bir yüzü vardır. (Mark Twain)


Alışkanlıklar bırakılmazlarsa, zamanla ihtiyaç haline gelirler. (Agustine)


İnsanlar sağ-sol meselesine o kadar daldılar ki, yukarıda bir gök, aşağıda bir toprak olduğunu unuttular. (Franz Werfel)


Sevinçle ıstırap, aydınlıkla karanlık gibi, arka arkaya gelirler. (Laurence Sterme)


Kafanın ıstırabı, gövdenin ıstırabından daha kötüdür. (Syrus)


Kendi kusurlarını affetmeyen bir kimesnin bütün kusurları affedilebilir. (Konfüçyüs)


Halka iyilik etmek için zengin olmayı bekleme. Her sınıf insanın, kendisine göre yapabileceği iyilikler vardır. (Fitnat)


Bütün gördüklerimin bir parçasıyım ben. (Tennyson)


Bir milletin ahlakı dişleri gibidir. Çürüdüğü nispette dokundukça acır. (Bernard Shaw)


Kendimizi bilmek güç ve nadir, kendimizi aldatmak ise çok kolay ve olağan bir iştir. (Humboldt)


Bir felakete ne kadar önem verirseniz, etkisi o kadar büyük olur. (Voltaire)


Camlı köşkte oturanlar, komşularına taş atmamalıdırlar. (E. Renan)



Kaynakça:
Ahmet Ulukaya, Düşünceler ve Sözler, İstanbul 2003.
Ahmet Ulukaya, İnsanım Benim, İstanbul 2008.
M. Ali Avni Keskinbora, Düşünen Beyinlerin İnsanlığa Mirası-Özdeyişler, İstanbul 2007.


Yorum (yok) Yorum yaz!

Çanakkale Savaşının Düşündürdükleri



Fahri Maden, "Çanakkale Savaşının Düşündürdükleri", İnsanca Dergisi, Sayı: 50, Mart-Nisan 2009, s.18-20.

 

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

 

On dört ay denizde ve karada devam eden bu savaşlar akan onca kana rağmen “son insanî savaş” olarak tarif edilmiştir. Çanakkale savaşlarının yalnız Türk tarihini değil dünya tarihini de değiştiren sonuçları olmuştur. Bir defa Osmanlı ayakta kalmış, payitaht düşman eline düşüp Osmanlı savaş dışı olmaktan kurtulmuştur. Diğer yandan Çanakkale başarısı Çarlık Rusyasının sonunu hazırlamıştır. Rusya çökmüş, savaştan çekilmiş, Doğu’daki işgal bölgelerinden de çekilmişlerdir. Çanakkale geçilmiş olsa ortaya çıkacak sonucu hayal dahi etmek cesaret işidir. Herhalde Avrupalı devletlerin ünlü Şark Politikaları hedefine ulaşır, Türk milleti geldiği yere, Asya’nın içlerine geri dönmek durumunda kalırdı. Çanakkale’nin geçilmesi Anadolu’nun, Orta Doğu’nun, Kafkasların hatta ve hatta İran havzasının Türk milleti açısından kaybı demekti. Etki alanı olmaktan çıkması demekti.

 

Osmanlı İmparatorluğu, İkinci Abdülhamid döneminden itibaren Alman uzmanların tavsiyesiyle Çanakkale Boğazı'na iyi bir tahkimat yaptırmıştı. Savaşın kaderini değiştiren en önemli etkenlerden biri buydu. 18 Mart’tan sadece 10 gün önce döşenen mayınlar bir başka etkendir. Nusret mayın gemisi savaşın kaderini etkilemişti. Ancak Çanakkale savaşı aynı zamanda hiledir de. Zira elde top varsa da sınırlı sayıdadır. Top eksikliğini gidermek için köylerden soba boruları toplanmış, mevzilere dikilmiş, arada bir altında çalı çırpı yakarak duman çıkarmalarını sağlamışlardı. Dumanı tüten soba borularının, İngiliz zırhlılarından ateşlenmiş top gibi görünmesi ve bu sayede morallerinin biraz olsun bozulmasını sağlamaya çalışılmıştı.



 

Çanakkale’nin daha çok deniz savaşları yönü bilinir. Zaten 18 Mart’ta onu ifade ediyor. Kara yönü hele hele denizaltı yönü pek bilinmez. Örneğin kara muharebeleri küçük rütbeli askerlerin savaşıdır. Muhteşem 57. Alay ve komutanı Albay Avni, olağanüstü 27. Alay ve komutanı Yarbay Cemil, Seddülbahir’in yaralı aslanı Binbaşı Mahmut Sabri, Edirne sırtında Teğmen Mucip, Binbaşı Halis, Kumkale’de Teğmen Halit, şehit Yedeksubay Ethem, Ezineli Yahya Çavuş, Bigalı Mehmet Çavuş ve nice onlar gibi civan mertler. İnsan gücünün üstünde bir dayanma, direnme gösteren, cesaret ve kahramanlığı ile bu savaşlar içinde, düşmanlarını bile kendisine hayran bırakan askerlerdir. Son zamanda resimleri duvarlarımızı süsleyen “iki çılgın Türk”ü unutmamak gerekir.   

 

Çanakkale savşının kimin savaşı olduğunu düşünelim. Bizim savaşımız olmadığı kesindir. Peki ya Anzak denilen Avustralya ve Yeni Zelandalıların savaşı mıydı? Çanakkale savaşı her yıl bizlerce 18 Mart’ta nasıl kutlanarak anılıyorsa Avustralya ve Yeni Zelanda'da da Anzak Günü adıyla her yıl anılır (25 Nisan’da). Ayrıca Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar o gün toplanarak Gelibolu Yarımadası'ndaki Anzakların çıkartma yaptıkları Anzak Koyu'na gelerek atalarının savaştıkları bu yeri ziyaret ederler. Avrupalı güçler onları kendi çıkarları için acımasızca kullanmıştır. Çanakkale’de düşman güçlerin kaybı da en az bizim ki kadardır. Bu savaşın Türk zaferiyle sonuçlanması şüphesiz Avustralya ve Yeni Zelanda'yı etkilemiştir. Bu savaştan önce bu iki ülkenin vatandaşları, Britanya İmparatorluğu'nun yenilmez üstünlüğünden emindiler ve böyle bir imparatorluğun onları askeri seferlere çağrısından büyük onur duymuşlardı. Ancak Çanakkale savaşı onların bu büyük güvenini derinden sarsmıştır. Bir savaşta büyük zaiyatlar verebilirsiniz. Ancak bir sömürgenizde güven kaybına uğradıysanız işte yıkım başladı demektir. Çanakkale toprakları üzerinde güneş batmayan İngiltere’ye bu zararı vermiştir.

 

Çanakkale savaşnın ne olduğunu ve ne anlama geldiğini bu savaşa komuta edenlerin dilinden okuyalım. Düşman orduları başkomutanı General Jean Hamilton “Evet insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor” diyor ve şöyle sürdürüyor sözlerini: “Dünyada hiçbir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Cenab-ı Allah’larından ayırmak için başka ne yapılabilir!..” Osmanlı ordularına komuta eden Mareşal Limon von Sanders ise şunları dile getiriyor: “Bir asker için mutluluk denen bir şey varsa, Türklerle omuz omuza savaşmaktır diyebilirim. Fakir insanlardı; buğday kırığından yapılmış çorba en önemli yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi. Çamur barınaklarda yatarlardı. Fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı aslanlar gibi savaşırlardı. Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece ulvî bir vatan sevgisi vardır. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim.”

 

Aslında bu düşünceler  Çanakkale harplerini özetlemektedir. Ancak Çanakkale savaşını biraz da başka açılardan değerlendirelim. Çanakkale’yi bir destan, bir zafer olarak kutlamak yanında bizi dünya savaşına sokan tecrübesiz kadroları da sorgulamalıyız. I. Dünya savaşında pek âlâ tarafsız kalabilir, Çanakkale’de olduğu gibi topraklarımıza saldırılması durumunda kendimizi müdafaa edebilirdik. Kazım Karabekir Paşa, I. Dünya savaşına neden girdik sorusuna uzun uzun Rusya’nın, dünya devletlerinin tarihi emelleri vardı, nasıl olsa topraklarımıza saldıracaklardı. O yüzden savaşa zaten girecektik diyor. Eğer dünya savaşına girmeseydik Mısır’da, Yemen’de hele hele Galiçya’da savaşmaz, iç isyanlarla uğraşmaz, Sarıkaşmış felaketi gibi telafisi imkansız maceralara girmezdik. Çanakkale savaşında geçit vermediğimiz Çanakkale boğazından bir iki yıl sonra İngiliz ve Fransız donanmalarının rahatça geçerek İstanbul’u işgal edivermeleri de bir başka talihsizliktir. 

 

Bugün Çanakkale şehitlerini anarken hiç kemiklerimiz sızlamıyor. Gurur ve onur duyuyoruz. Oysa göz yaşı da dökmeliyiz. Evet savaşı kazandık. Eski çağda yaşanan savaşlardan birinde savaşı kazanan komutan kendi ordusunun da yarısını kaybetmesi üzerine “Böyle bir zafer daha kazanırsam helak olacağım” demişti. Çanakkale zaferimizde bu türdendir. Çanakkale’de bağımsızlığımızı, onurumuzu çiğnetmedik. Fakat ne yazık ki gelecek kuşakları kaybettik. Bu savaşta yüz binlerce şehit demek, bir o kadarda dul ve yetim demekti. Mülkiye’de Tıbbi’ye de okuyupta bu cephede şehit olanlar, işte onlar ülkemizin geleceği değiller miydi? Çanakkale’den çok yönlü olarak ders almamız gerekmektedir. “Biz Çanakkale’ye bir Darülfünûn (üniversite) gömdük” sözü Atatürk’e aittir. Kayseri’de yerel bir araştırma da Çanakkale’de komutan kimdi sorusuna Kenan Evren cevabını verenler olmuştu. Tarihimize bu kadar bigane kalmakta pes dedirtir cinsten.

 

Her 18 Mart geldiğinde aynı mutantan sahneler yaşanıyor ve bir adım öteye gidemiyoruz. Çanakkale deniz savaşlarının milletimiz tarafından bir kimlik haline getirilmesinden elbette memnunum. Aslında tarihimiz konuşsa da biz sussak keşke. Çanakkale slogan haline gelmekten, siyasetin de el atmasıyla şov aracı olmaktan çok “şuur” olmalıdır. Japonların Hiroşima ve Nagazaki’ye çocuklarını götürüp “Çalışmazsanız düşmanınız size bunu yapar” dedikleri gibi biz de Çanakkale’yi çocuklarımıza tarihin canlı şahidi olarak sunabiliriz. Yakın zamana kadar Çanakkale şehitliği içler acısı idi. Oysa karşıda düşman kuvvetlere ait mezarlıklara bir bakalım. Lozan’da bu mezar topraklarını elde etmişlerdi. Her yıl dünyanın bir ucundan gelip mezarları ziyaret eden yabancılar bizi kendimize getirmiyor. Çanakkale şehitliklerini ziyaretlerimiz tursitik gezilere dönüşüyor. Bu geziler, bilhassa üniversite veya lise öğrencileri tarafından yapılan Çanakkale gezileri, tarihten ders alma hedefine yönelik yapılmalıdır.

 

   

Yorum (yok) Yorum yaz!

Osmanlı'da Bilim ve Teknoloji Var mıydı?

Fahri Maden, "Osmanlı’da Bilim ve Teknoloji Var mıydı?", İnsanca, Sayı 49, Ocak-Şubat 2009, s.38-39.

 

Osmanlı'da bilim ve teknoloji var mıydı sorusuna verdiğimiz olumsuz cevaplar bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Kütüphanelerin tozlu raflarında, mahzenlerinde bulunan yüz binlerce Osmanlıca eser, risale, belge gözden geçirilmeden kesin bir yargıya varmamak gerekir. Her geçen gün akademisyenlerin veya tarih araştırmaları yapanların ortaya koydukları yeni belge ve bulgular Osmanlı'da bilimsel çalışmaların canlılığını ortaya çıkarmaktadır. Osmanlı'da bilim ve teknoloji vardı da neden battı sorusu çok sorulur. Öyle ya bilimin ve teknolojinin olduğu ülkeler bugün dünyanın en güçlü ve sözü geçer ülkeleridir. Batmaması, yıkılmaması, dağılmaması gerekir. Sorun buradan kaynaklanıyor zaten. Bütüncül bakış açısının var olmayışından. Bu bakış açısıyla Osmanlı denilince sadece son dönem akla gelir. Hareket noktası yıkıldığı zaman dilimi olunca öncesi bir kalemde silinip atılır. Ondan sonra Osmanlı'da bilim ve teknolojinin neden olmadığının ya da neden ilerlemediğinin peşine düşülür. Yeniçeri ordusu karşıydı denir, ulema yobazdı ve teknolojiye karşıydı denir. Bu tür kolaycı yöntemler dururken tarih hakkında hüküm vericinin kendisini yormasına neden gerek olsun.

 

Osmanlı'nın son döneminde yaşamış Hüseyin Tevfik Paşa (ö.1901) uzun yıllar matematiğin en yeni alanlarından kuaterniyonlar cebiri üzerinde araştırmalar yaparak “Linear Algebra” adlı İngilizce bir araştırma kitabı yazmıştır. McGill Üniversitesi (Kanada) öğretim üyesi Prof. Dr. George P. H. Styan bu çalışmanın alanında dünyada basılmış ilk eser olduğu kanaatindedir. Görüldüğü gibi Osmanlı'nın matematikçi bir paşası devletinin olumsuzluklarla dolu olduğu bir döneminde, yıkılma döneminde 1882 de basılan “Linear Algebra” kitabıyla dünyada ilkler arasında yer alabiliyordu. Bugünün teknolojisi ve bilimiyle bakarsak çok büyük bir başarı sayılmaz elbette. Ancak en azından hiçbir şey yapılmadı demekten iyidir. Öz güven ve çalışma azmi getirecektir.

 

Osmanlı’da bilim ve teknolojiye yönelişim çeşitli zamanlarda muhatabı olduğum “Türklerin yetiştirdiği dünya çapında, dünyaca tanınan bir bilim adamı var mı?” sorusundan neşet etti. Sahiden de var mıydı böyle efsunlu bir bilim insanımız? Öyle ya asırlarca dünyayı kılıçları altında yönetmiş bir milletin, o milletin mensupları olarak bilim adamı yetiştirmesini beklemek en doğal hakkımızdır. Yeryüzünün kahir ekseriyetinin tanıdığı var mı sorusundan önce, bizim bildiğimiz var mı sorusunu sormak gerekir. Cevabını hemen vereyim: Hem de o kadar çok var ki! Hani nerdeler, neden ortaya çıkıp bizi savunmuyorlar? Bu geri kalmışlıktan bizi kurtarıp, koltuklarımızı kabartmıyorlar?  Değil mi? Bir defa düşünen beyinler insanlığın ortak değeridirler. Onları belli bir etnik gruba has kılmak yanlıştır. Bugünkü kuraklığa bakıp dün hakkında, hatta yarınlar hakkında karamsar olmamak gerekir. “Türk çocuğu” diyordu Atatürk, “ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” Tarihe bu ölçüler içerisinde bakmalı ve gayret etmeliyiz. Bu yaştan sonra bizim bilim insanı olmamız mucizelere kalmış. Ama neden bilim insanı yetiştirmeyelim. Acaba belirttiğim sorular şunu mu ifadeye çalışıyor: “Bizden zaten dünya ayarında bilim insanı çıkmamış. Biz yalnızca savaşmaktan anlarız. O yüzden uğraşmaya değmez.”

 

Şunu da belirtmekte yarar var. Dünya çapında tanınandan anladığımız aslında Batı’da tanınan demektir. Çünkü günümüzde bizim için dünya Batı’dan ibarettir. Batı’da tanındınız ve kendinizi kabul ettirdiniz mi dünya sizi tanıyor demektir. Tarihimiz Batı’ya göredir. Edebiyatımız, sanatımız, sporumuz. Her şeyimizin kantarı Batı’dır. Çin’de Japonya’da bilinmeniz bir şey ifade etmez. Örneğin bizim için Amerika kıtasının tarihi Batı’nın orayı keşfiyle başlar.

 

Biruni’yi bilmiyorum tanıyanımız var mı? Ya İsmail Gelenbevi’den haberi olan? Onlarda kim ve isimleri hiçte Türk’e benzemiyor. Esrarlı haritalarıyla Piri Reis, en azından o, Osmanlı’da bilim olduğunun şahitlerinden biri kabul edilmelidir. Hem de dünya çapındı. Yani Batı’da tanınan bir Osmanlı bilim adamı olarak. İlk haritası 1929’da bir Alman bilim adamı tarafından Topkapı Sarayı’nda bulunduğundan beri, Batı’nın ona olan ilgisi azalmadı. Romanlara, o kadar ki çizgi romanlara dahi konu oldu. Ne yazık bu büyük Türk denizcisi ve haritacısı Basra valisinin entrikalarının kurbanı oldu ve 1552’de Mısır’da idam edildi.[1]

 

Osmanlı’nın sanayide geri kalmışlığına da hepimiz ittifakla inanıyoruz. Bu yargılarımızın hepsi son döneme aittir. Geneli için söylenemez. İmalat sektöründe 16. Yüzyıl Osmanlı’sı dünyada bir numaradır. Bursa’da dokunan kumaşlar Çin’den Mısır’a, İran’dan Avrupa’nın içlerine kadar aranan ürünlerdir. Aynı yüzyıl İngiltere’si elçi Harborne’u sanayi casusluğu göreviyle Osmanlı topraklarına göndermiştir. İngiltere bu atılımla Türk boyacılık sanayisinin püf noktaları ve şifrelerinin peşindedir.[2]

 

Esasen bir matematikçi, aynı zamanda fizik profesörü olan Gelenbevî’yi de anıp son sözlerimize gelelim. 18. Yüzyılın usanmak bilmez bir bilim insanı ve öğretmenlerindendir. 1783’te Mühendishane’de hendese (geometri) dersi teorik olarak tarafından veriliyordu.[3]  Gelenbevî’nin özellikle Öklid’in teoremleri konusundaki çalışmaları kayda değerdir. Onun bu konudaki uzmanlığına dair anlatılan şu olay aslında her şeyi açıklamaktadır. 1775 yılında ilk Mühendishane’yi kurmaya girişen Baron de Tott, dönemin medrese hocalarını sınavdan geçirmeye karar verir. Hatıralarında bu sınav hadisesini “Mühendislere bir üçgenin üç açısının toplamının değerini sordum. Soruyu tekrar etmemi istediler; bir müddet düşündükten sonra en cüretli olanı üç açının toplam değerinin üçgenine göre değiştiğini, her üçgen için ayrı değere sahip olacağını söyledi. Böyle saçma bir cevap alacağımı bilseydim bu soruyu hiç sormazdım” şeklinde de alayımsı bir dille anlatmaktadır. Tott, üçgenin iç açıları toplamı nedir sorusuna, zamane medreselilerinin uzun uzun düşünerek “Üçgenine göre değişir” cevabının şaşkınlığını yaşayadursun, asıl saçma olan kendi cahilliğidir. Zira İsmail Gelenbevî aynı dönemde üçgenlerle ilgili yazdığı bir kitapta, üçgenin üç açısının toplamını sayfalarca tartışıyor, bu saçma cevabı sorguluyordu. Böyle bir hocadan ders alan zamane talebelerinin Baron’un basit bir soru soramayacağını düşünmeleri akla yatkındır. Bugün modern bilim Gelenbevî’yi haklı çıkarmıştır. Robert Osserman’ın Evrenin Şiiri; Kozmosun Matematiksel Bir Açıklaması adlı kitabında aynen şu cümle yer almaktadır: “Yeni geometride bir üçgenin iç açılarının toplamı sabit sayı olmayıp, üçgenine göre değişir.” [4] Demek ki Batı bir Osmanlı matematikçisinin böyle saçma bir buluşuna bugün yeni ulaşabilmiştir.

 

Daha ilginç olanı şudur: Mühendishane’ye muallim olarak tayin edilen Frenk hocaya 600 kuruş aylık tahsis edilirken, Gelenbevî İsmail Efendi’ye 60 kuruş maaş bağlanmıştı. Bunun üzerine Gelenbevî’nin matematikteki ilmî derecesini ve çalışmalarını bilen Frenk Hoca meslektaşının aylığını da öğrenince “sizde böyle kıymetli hocalar var da beni niçin tutarsınız” diyerek haksız maaş almayı red etmiş, görevinden ayrılmıştı. Buna rağmen okulun ve devrin en büyük Matematik hocası Gelenbevî’nin aylığında artışa gidilmemişti.[5] Şimdi yeniden sormamız gerekiyor Osmanlı’da bilim ve teknoloji var mıydı, diye.

 

Dipnotlar

1. Erhan Afyoncu, Osmanlı’nın Hayaleti, İstanbul 2005, s.113-118.

2. Afyoncu, age, s.213.

3. Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim Kaynaklar Işığında Bir Keşif, İstanbul 2003, s.264-265.

4. Özet bilgiler halinde buraya aldığımız bu fikirler şu eserde uzunca anlatılmaktadır: Mustafa Armağan, Osmanlı İnsanlığın Son Adası, İstanbul 2002, s.243-246.

5. Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul 2003, s.61; Ayrıca Aykut Kazancıgil, Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji, İstanbul 2000 adlı esere bakılmalıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ah Gazze

Ah Gazze

Gazze’de kan var

Gözyaşı var hüzün var

Benim yüreğimdeyse acı

Ve keder.

 

Zulüm tek millettir

Zalimler milleti.

 

Ey Yüce Yaratıcı

Duy sesimizi

Mazlumların sesini

Bu işte senin parmağın olmasa

İnan lanet okuyacağım

Başka da ne yapabilirim ki.

 

Gazze’de kan var

Gözyaşı var hüzün var

Benim yüreğimdeyse acı

Ve keder.

 

Ah, Gazze ah!

Ne çiledir çektiğin

Sağırlar ülkesi bu dünyada

Beyhude çınlatma sesini

Taş bas yüreğine

Kement vur diline

Kaderin cilvesidir de

Ah Gazze!

Sağırlar ülkesi bu dünya.

 

Gazze’de kan var

Gözyaşı var hüzün var

Benim yüreğimdeyse acı

Ve keder.

 

11 Ocak 2009/ Fahri MADEN

 

 


 



Yorum (yok) Yorum yaz!

Avuntu


Avuntu, Kardelen Dergisi, sayı 60.

 

Sana hasret

Kaldığıma mı yanayım

Yoksa züğürtlüğüme mi

Başımdaki bunca belaya mı

Avuçlarımdan kayıp giden

Zamana mı.

 

Hangi kapıyı çalayım

Ardında sen varsın diye.

 

En iyisi

Sevginle avunayım

Sıcak bakışlarını düşleyeyim

Büyütmeyeyim gözümde

Olanı olmayanı

Gün gecede kalmazmış.

 

En iyisi ben

Hayalinle yaşayayım

Kalbim yine seninle çarpsın

Beyhude geçen zamana inat

Yine seninle olsun her ânım.

 

10 Ocak 2009/ Fahri MADEN

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

İşte Osmanlıca Bir Kur'an Meali


1952 yılına ait Osmanlıca Kur'an meali. Sayfalarından örnekler








Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir "Kürdistan Haritası"da Ainsworth'dan


Bir "Kürdistan Haritası"da Ainsworth'dan

19. yüzyılın ilk yarısının ikinci çeyreği Ainsworth seyahatleriyle geçti. Asya'ya seyahatin uğrak yerlerinden biri de Kürdistan'dı ve seyahatnamesine bir Kürdistan Haritası'da ekleme gereğini duydu. İşte o harita:




William Francis Ainsworth, Travels and Researches in Asia Minor, Mesopotamia, Chaldea and Armenia, C. I-II, London 1840.


Yorum (yok) Yorum yaz!

Terceme-i Hâl

Terceme-i Hâl

 

Fahri Maden

fahrimaden@mynet.com

 

1 Şubat 1979 tarihinde Sinop vilayeti Gerze kazası Belören karyesinde doğdum. İlk mektebi Belören köyü ilköğretim okulunda, orta ve lise tahsilimi Sinop’ta tamamladım.

 

1996 yılında yüksek okul sınavında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tarih Öğretmenliği bölümünü kazanmaya muvaffak oldum. Mezkur bölümden 2000 yılında, dört yıllık tahsilimin ikmali neticesinde mezun oldum. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı’na merbut bir ilköğretim okulunda muallim olarak vazife aldım. Bu okul Sinop ili Durağan ilçesi Cumhuriyet İlköğretim Okuludur. Durağan ilçesinde 3,5 yıllık görev neticesi Samsun ili Havza ilçesine atamam yapıldı. 2004 Şubat ayında vuku bulan bu atamayla, bu defa Havza İstiklal İlköğretim Okulunda vazifeme devam ettim. Aynı ilçede bir yılda Ticaret Meslek Lisesinde görev yaptım. El'ân Ankara Keçiören ilçesinde Rauf Denktaş Lisesi’nde bu vazifeyi îfâ etmekteyim. Evli ve bir çocuk babasıyım.

 

Tarih Öğretmenliği vazifesinde bulunduğum esnada, 2001 yılı Eylül ayında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans tahsiline devamla, ilmî faaliyetimi sürdürdüm. “Hicrî 1190-1191 Tarihli Kastamonu Şeriye Sicili” üzerine hazırladığım "18. Yüzyılın Sonlarında Kastamonu (Şer'iye Sicillerine Göre)" isimli tez ile 2004 yılında Yüksek Lisans Diploması almaya hak kazandım.

 

1 Aralık 2004-16 Mayıs 2005 tarihleri arasında Erzincan 59 uncu Topçu Eğitim Tugayında 301. Kısa Dönem Er olarak vatanî görevimi tamamladım.

 

2005 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yakınçağ Tarihi Ana Bilim Dalı’nda Doktora tahsiline başladım. Bir yıl sonra Doktora derslerimi tamamladım. Ocak 2007'de girdiğim Doktora Yeterlilik Sınavı'nda başarılı olarak Doktora Tez'i hazırlamaya başladım.

 

Şu an, "Bektaşi Tekkelerinin Kapatılması 1826 ve Bektaşiliğin Yasaklı Yılları" adlı Doktora Tezi hazırlamaktayım.

Yorum (yok) Yorum yaz!